ULUS, CUMHURİYET'İNE

SESLENİYOR   

  • Merhaba ben Yusuf Aras Özyelkenci. 2.sınıfa gidiyorum. Cumhuriyetimizin 100.yılına girdiğini gördüğüm için çok heyecanlıyım. Keşke Atatürk'ü görebilseydim, Atatürk'ü çok seviyorum. Okulda tüm sınıflar 29 Ekim için etkinlikler yapıyor, biz de resim çizdik ve şiir yazdık. Bir de pencereleri süsledik. İyi ki Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Ona minnettarım. Saygılarımla. 

    devamını gör
    Yusuf Aras ÖZYELKENCİ
  • Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin. Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir. Bireyler, farklı yeteneklere sahiptir. İnsanlar, bu yetenekleri beceriye dönüştürürse ve etik değerlerle birleştirirse, topluma katkı sağlarlar. Bu yetenekleri de bir kurama göre yedi kategoriye ayırmak mümkün: sanatçı ruhlular, asker ruhlular, lider ruhlular, ilham verenler, bilgeler, şifacılar ve bilim insanları. Muazzez İlmiye Çığ bilim insanıdır. Özdemir Asaf sanatçı ruhludur. Nasrettin Hoca bilgedir. Sabiha Gökçen asker ruhludur. Peki, Atatürk? Atatürk, yüzyılda bir olacak, tüm ruhları kendinde barındıran eşsiz bir ruha sahiptir. Ömrü cephelerde geçmiştir, asker ruhludur. Sanatı desteklemiş ve “Hakikat” isimli şiir yazmıştır, sanatçı ruhludur. Cephede bile kitap okumuş ve Nutuk’u ile birlikte birçok ders kitab yazmıştır, bilim insanıdır. Kurtuluş Savaşı’nda, insanları bağımsızlık değeri etrafında toplamıştır, ilham verendir. İnkılapların temelini oluşturan derin düşünceler sistemine sahiptir ve bunu insanlara aktarmıştır, bilgedir. İnsanların şifa bulduğu Yalova’da kaplıcaları inşa etmiştir ve birçok bölgedeki göçmenlerle bizzat ilgilenmiştir, şifacıdır. En önemlisi de bilimin ışığında ve eşitlik ilkesiyle medeni bir uygarlık yaratmak için Cumhuriyet’i kurmuştur, liderdir. İşte Atatürk, eşsiz bir ruhtur. Cumhuriyet de onun en güçlü eseridir. Bu eser de bizim rotamızdır.

    devamını gör
    Özgür BOLAT
  • Atam öncelikle sana çok teşekkür ederim. Cumhuriyeti sen kurdun biz yaşatacağız. Bu hayatta cumhuriyet kadar değerli bir şey yok. Şimdi senin sayende hiçbir ülkenin boyunduruğu altında değiliz. İstediğimiz bir biçimde yaşayabiliyoruz. Ne olursa olsun büyük bir coşkuyla Atamızı da anmayı unutmuyoruz. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK uğruna yola devam et TÜRKİYEM. Atamın “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz” sözüyle bitirmek istiyorum. CUMHURİYETİN 100. YILI KUTLU OLSUN.

    devamını gör
    İnci GÖKOĞLU
  • Cumhuriyet olmasaydı çocuklar için bayram olmazdı. Çocuklar gösteriler yapamazdı. Kutlamalar yapamazdık. Atatürk olmasaydı 29 Ekim ve 23 Nisan olmazdı. Söyleyeceklerim bu kadar, görüşmek üzere.

    devamını gör
    Melike Neva UMUTLU
  • Canım Atam, zorluklar içinde geçen birkaç yıl yaşadım ülkemiz gibi ama içimden seni hiç eksik etmedim. Artık şikâyet etmiyorum, biliyorum ki sen bir kere bile şikâyet etmedin, bir kere bile küsmedin, insanını hep sevdin. Şimdi yaşadığım tüm zorluklara rağmen ben de şikâyet etmemeyi, insanımı sevmeyi seçiyorum. Birlik olacağımıza olan inancımı senin cesaretinden alıyorum, seni çok seviyorum. Evladın Sinem.

    devamını gör
    Sinem ÖZEN
  • Her şey bir kıvılcımla başladı ve etrafında da inananlar toplandı. Aydınlıktan bir an bile asla uzaklaşmadılar. Kıvılcım alevlendi, kızıl kan rengine büründü. Kanla mürekkep birbirine karıştı romanlarda, gazetelerde ve epik şiirlerde. Kan bitti, alev ve mürekkep kazandı. Alevin başında her yıl toplanan, bu yıl da 100.kez toplanan kişiler oldukça, aydınlığın etrafında toplanan aydınlar oldukça, şanlı Türk Bayrağını, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti'ni, Türk Milletini, Türk tarihini ve Türk istikbalini anlatacak yazarların, şairlerin, gazetecilerin, bilim insanlarının, öğretmenlerin ve daha nicelerinin kılıçtan keskin kalemleri, kanları mürekkebe karışsa bile yine yazmaya hiç kuşkusuz devam edecekler. Bu unutulamayacak kadar büyük olay nice asırlarca konuşulacak, gece gündüz yapılan savaşlarda Mehmetçiklerin yere akan kanlarına yansıyan ay ve yıldızı herkes konuşmaya devam edecek, en karanlık gecede ay yıldızın nasıl parladığına yeniden şahit olacaklar. Yaşasın Cumhuriyet!

    devamını gör
    Selin ŞANLI
  • Vatanımın, bayrağımın kutsal ismi, değeri Cumhuriyet...Sana kavuşabilmek için feda edilen her damla şehit kanının hakkını ödeyemeyiz. Atamın, Gençliğe Hitabesinde dile getirdiği her şey maalesef bugün bu ülkede yaşanıyor. Cumhuriyet'in son demlerini mi yaşıyoruz diye korkuyordum. Ta ki bugün kalbimizdeki 100.gurur yılı heyecanını hissedene kadar...Cumhuriyet sen çok yaşa....Bizler gelecek nesillere daha güçlü bir Cumhuriyet bırakmak için tüm gücümüzle savaşacağız. Sana söz Atam...Sana söz Cumhuriyet... Sana söz Çanakkale... Sana söz Türkiye...

    devamını gör
    Naciye YAVUZ
  • Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı: geleceğe ve kendimize güvenelim Mustafa Kemal Atatürk’ün 100 yıl önce 29 Ekim’de Türkiye’nin yeni yönetim şekli olarak ilan ettiği Cumhuriyet, ikinci yüzyılının eşiğinde. Cumhuriyet’in ilan edildiği Türkiye, Osmanlı Hanedanı yönetiminde tam anlamıyla uçurumun eşiğinde bir ülkeydi. Bugünkü iktidar sahiplerinin her itirazı bağırarak susturmaya çalışan iddialarına karşı, II. Abdülhamid döneminde -bugünkü- Mısır, Kıbrıs, Tunus, Romanya, Sırbistan, Karadağ dahil 1 milyon 592 bin küsur kilometrekare, yani bugünkü Türkiye’nin iki katı kadar toprak kaybedilmişti. Osmanlı Hanedanının son sultanı Vahdettin ise koltuğunu korumak için işgalcilere boyun eğmiş, İslam Halifesi sıfatını istismar ederek işgali reddeden -Mustafa Kemal dahil- direnişçilere cihat ilan edip haklarında idam fermanı çıkarttırmış ve neticede İngiliz denizaltısıyla ülkeden kaçmıştı. O günlerin en acı kesitlerinden biri İzmir’in işgali üzerine yaşanmıştı. Tarih 15 Mayıs 1919 idi. Sultan Mehmet Vahdettin’in Başkâtibi, bugünkü söyleyişle Özel Kalem Müdürü Ali Fuad Bey müsaade istedi, makamına girdi. Elinde bir telgraf vardı; İzmir’den geliyordu. Telgrafta “bir devlet-i ecnebiyyenin” İzmir’e asker çıkardığı yazıyordu. Halife Vahdettin telgrafı okudu sonra Ali Fuad Bey’e dönüp hemen Babıâli’ye, Sadrazam’a gidip şunu sormasını istedi: “Menteşe Sancağını işgal eden devlet kimdir? İzmir’i işgal edecekleri haberi alınan Yunanlılar mıdır?” Ali Fuad Bey konunun aciliyetine binaen Yıldız Sarayı’ndan Babıâli’ye doğru otomobille yola koyuldu. Henüz İzmir’de Pasaport’ta karaya çıkan Yunan işgal ordusunun bayraktarının, İzmir Redd-i İlhak, yani işgali red cemiyeti kurucularından, gazeteci Hasan Tahsin kimliğini taşıyan eski Teşkilat- Mahsusa, yani gizli servis üyelerinden 31 yaşındaki Osman Nevres tarafından öldürüldüğü, kendisinin de orada süngülenerek şehit edildiği haberi payitahta ulaşmamıştı. Ali Fuad Bey Babıâli’de doğrudan Sadrazamın yanına çıktı. Sadrazam, Sultan Vahdettin’in damadı Ferit Paşa’ydı; halk arasında Damat Ferit olarak anılıyordu. Başkatip Ali Fuad Bey makama girdiğinde Damat Ferit’i Maarif Nâzırı, yani Eğitim Bakanı Ali Kemal Bey ile oturup sohbet ederken buldu. Ali Kemal Bey, yakında başlayacak Milli Mücadele’nin en ateşli muhaliflerinden olacaktı. Bütün bunları Abdülhamit’in özel kaleminde çalıştıktan sonra Sultan Mehmet Reşat’ın Özel Kalem Müdürü olmuş, aynı görevi Vahdettin zamanında da sürdürmüş Ali Fuad Türkgeldi’nin ilk baskısı 1949’da yapılan Görüp İşittiklerim başlıklı anılarından okuyoruz. Damat Ferit, Padişah’ın kendisine gönderdiği telgrafı okuyunca ilk tepkisini Fransızca vermiştir: “Situation une des plus critiques – En ciddi durumlardan biri”. Sonra kendi kendine hayıflanmıştır: “Hiç olmazsa Yunanlardan vuku bulmayıp Düveli Muazzama canibinden olsaydı”. Yani Saray’a göre İzmir’e Yunanlar değil de İngiliz ya da Fransız askerleri çıkmış olsaydı, bu daha kabul edilebilir bir durum olacaktı. Peki, Yunanlar çıkınca Osmanlı Hanedanının son sultanı olacağını henüz idrak edemeyen Vahdettin ve damadı Ferit Paşa buna isyan edip halkı direnişe mi çağırmıştır? Hayır. Onun yerine, İzmir’in işgalinin ertesi günü Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan yola çıkıp 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşıp işgale karşı direnişi başlatan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına “Katli Vacip” fetvası çıkartmışlardır, kendi kuklalarına dönüşmüş Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi’ye. Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi, Kürt Teali Cemiyeti’yle İngiliz istihbaratının Saray’ın bilgisi dahilinde artık paşalık üniformasını çıkarmış Mustafa Kemal Bey’e suikast girişimi aşılmış, Sivas Kongresi toplanmış, Heyet-i Milliye Kayseri üzerinden Ankara’ya ulaşmıştır, 1919 Aralık sonunda. Bu arada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’da bir Anadolu Grubu oluşmaya ve Vahdettin’e muhalefete başlamıştır. Vahdettin ve damadı Ferit, 16 Mart 1920’de İngilizlerin komutasındaki orduların Boğaz’a dizilmiş zırhlılar eşliğinde İstanbul’u işgaline de pek ses çıkarmaz, payitahtın korunması esas, gerisi teferruattır. Son kararını Anadolu Grubu’nun etkisiyle Misak-ı Milli Sözleşmesi’ni kabul ederek alan Meclis 20 Mart 1920’de dağıtılır. Anadolu Grubu Ankara’ya geçer. Aralarında zaten Ankara ile irtibatları bulunan Müdafaa Nâzırı Fevzi Paşa ve daha sonra Genelkurmay Başkanlığı makamına dönüşecek olan yardımcısı İsmet Paşa da vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de Ankara’da bu koşullarda kurulur. İki cephede İstiklal Savaşı yürütecek meclistir bu. Mustafa Kemal’in aldığı ilk unvan Meclis Başkanlığıdır. Olağanüstü koşullar gereği Başkumandanlık ve bugünkü deyişle bakanlar kurulu sayılan İcra Vekilleri Heyeti Reisliği de ondadır; yeniden Paşa unvanını kullanır. İstiklal Savaşı bu koşullarda başlar. İlk cephe işgalci güçlere karşı yürütülen dış mücadeledir. İkinci cephe ise bir iç savaş cephesidir; işgalcilerle işbirliği içindeki Osmanlı Hanedanı ve onunla saf tutanlara karşı açılmıştır. Saraycı isyanlar da başlar. Elbette birilerimizin dedeleri, nineleri istiklal, bağımsızlık safında olurken birilerimizin dedeleri, nineleri de ona karşı mücadele eden İngiliz istihbaratı ve Yunan ordusu destekli payitaht saflarındaydılar. Meclis orduları hem dış hem iç düşmana karşı verilen savaşı kazanır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir. 1924’te saltanat ve hilafet kaldırılır. Bugün Cumhuriyet ikinci yüzyılın eşiğindeyken Türkiye sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi, ideolojik ve kültürel bir krizin içindedir ama güçlü bir ülkedir. Kıt enerji kaynaklarına rağmen üretken bir sanayi ülkesidir. En ileri, modern ve dünyaya açık Müslüman nüfuslu ülkedir; çünkü Atatürk’ün ufkuyla din ve devlet işlerini ayırmıştır. Buna laiklik denir. Çünkü kadın ve erkeği eşit sayan ilk Müslüman nüfuslu ülkedir. Son yıllarda geriye doğru adımların atılıyor olması üzüntü, gerilim ve kutuplaşma kaynağıdır. Ama ülkenin sorunları, yönetim politikaları ve kültüründen kaynaklanmaktadır. Cumhuriyetin bilançosu pozitiftir. Bugün TBMM’de iktidar ya da muhalefet saflarında olsun Cumhuriyet ve demokrasinin kazanımlarını sindiremeyen, onlarla kavgalı kişi ve grupların varlığı bunu değiştirmez. Bu Atatürk ve kurucu kadronun vizyonu, onların ufkudur. Bütün topluma vizyon diye sunulan siyaset karikatürleriyle ilgisi yoktur. Toplumların hayatında iniş çıkışlar olur. Demokrasiyle Cumhuriyet’in yönetimine geldikten sonra hem Cumhuriyet hem demokrasiyi aşındırmaya çalışanların varlığı buna dahildir. Morali bozmamak, enseyi karartmamak gerekir. Cumhuriyet’in demokrasiyle, çoğunlukçu değil, çoğulcu demokrasi ve hukuk devletiyle taçlandırılması gereği boş bir laf değildir. Ülkenin geleceğine güvenelim, kendi gücümüze güvenelim. Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılı ona değer veren herkese kutlu olsun.

    devamını gör
    Murat YETKİN
  • YAŞ ALDIKÇA GENÇLEŞEN CUMHURİYET Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz” demesinden bu yana yüz yıl geçti ama cumhuriyetimiz hâlâ ilk günkü gibi canlı, taze ve diri. Çünkü bu millet bütün engellemelere rağmen Atatürk’ü ve onun kurduğu cumhuriyeti çok sevdi. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet'i kurduktan sonra onu demokrasiyle taçlandırmak istedi, zira demokrasi olmadan cumhuriyet mefkûresinin eksik kalacağını biliyordu. Bunun için de çok çaba sarf etti, siyasi partilerin kurulmasını sağladı sözgelimi. Ama henüz halkın nazarında demokrasi ideali tam oturmadığı için demokrasiye geçiş denemeleri başarılı olamadı. Bu başarısız denemelere rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ün aklında demokrasiye geçiş düşüncesi hiç ölmedi. Ama Avrupa bile yerleşik demokrasi düşüncesinden henüz uzaktı. Almanya’yı Hitler, İtalya’yı Mussolini, İspanya’yı Franco, Portekiz’i Salazar gibi faşist diktatörler yönetiyordu. Ve Avrupa topyekûn büyük bir savaşın eşiğindeydi. Buna rağmen Mustafa Kemal ardı ardına demokratik hamleler yaptı. 1934’te kadınlara seçme, seçilme hakkı tanıdığında Fransa’da kadınların bu hakkı kazanmak için 10 yıldan fazla bir zaman beklemeleri gerekti. Mustafa Kemal Atatürk, demokrasi ideline kavuşmadan aramızdan ayrılmış olsa da Türkiye toplumu bu ideale ulaşmak için çok beklemek zorunda kalmadı. İsmet İnönü 1946’da çok partili sisteme geçilmesini sağladı ve demokrasinin inşasını gerçekleştirdi. 1950’de ise nihayet cumhuriyet tam olarak demokrasiyle taçlandırıldı ve Türk tarihinde ilk defa seçim marifetiyle yönetim el değiştirdi. Bu çok büyük bir devrimdi. Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet'in diğer kurucu önderleri gerçekten az zamanda çok iş yaptılar. Açıkçası bizler onların inşa ettiği cumhuriyet ve demokrasi mevhumuna yeterince sahip çıkamadık. Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesine henüz uzağız. Bütün tökezlemelere, güçlüklere, engellemelere rağmen cumhuriyet orada bir güneş gibi parlamaya devam ediyor; yaş aldıkça gençleşiyor, yenileniyor, tazeleniyor.

    devamını gör
    Cem KALENDER